7.12.13

PHLADELPHIA

Dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyorum. Bir daha gelmem diye yemin bile etmişken, tekrar gözümü dev gökdelenlerin altında açıveriyorum, yorgun sızdığım arabanın içinde. Bu sefer yeni yıl, öncesi tüm binalar renk renk ışıklarla süslenmiş. Dev bir çam ağacı meydanın ortasında. Bir şehir otelinin valesine verdiğimiz araba kentin karanlık, dar sokaklarından birinde kaybolduktan sonra bordo tenteli girişten içeri giriyoruz. Aklım gül yüzlüm dediğinden beri sende, güller karşılıyor kapıda. Sen geliyorsun aklıma. Tebessüm ediyorum güllere. Dipdiri, uzun saplı, lila renkli güller. İçerisinde gelin çiçekleri. Kısa kuyruklu bir gelin iniveriyor asansörden koşarak, kahkahalarla. Yüzüme çarpan parfüm kokusu ve kahkahanın rüzgarı ile uyanmamam gereken bir rüyada sımsıkı tutunuyorum pirinç korkuluklara. Ben geldim, gül yüzlün, kucağımda binbir yaşanacaklarımızla, korkma aç kapını, al hayatına.

The Latham Hotel
Phladelphia

4.11.13

208

Tamam, acı ama genede bir rakamı var hiç değilse. Ne bir, ne on hatta ikiyüzlerde ama olsun, genede bir yerde. Bazen ıssız sokaklar sarar karanlıkta üstünü başını. Ne paran vardır, ne cepte sigaran. Ağır, gacır gucur açılır koca ağaç kapı. Paslı metal koca bir halka. Omuzunla itersin kollarında yüklerle. İlk kapıyı geçmek yetmez, ardında ikinci kapı. Yenilerde yapılmış, kollu kapı açılır. İki adım ötesi çift basamak. İki tane, yan yana tahta yayıkta galoşlar. Basamağın birine oturur geçirirsin ayağına. Yerde yerli dokuma halılar. Ağaç banko ödenen, ödenmeyenler. Gözlerini yerden kaldırmadan hızla çıktığın basamakların gıcırtısı dolar odalara. Senden önce taa dünyanın öbür tarafından gelmiş sararmış saçlı kadınların çıktığı koridorlar mideni bulandırsa da tek kapındır hangi vakit gelsen. Karartır gözünü girersin dik basamaklardan. İki yüz sekizdir çoğunlukla, bilsen de tek tercih edilen o diye. Metal döküm anahtarlığı, anahtar deliğinde çevirir ve kolu aşağıya itersin. Sesler biter bir anda. Kollarında yükler düşer. Ham bez dokuma örtülere bıraktığında kendini başını cama çevirir ve yeşil dalların arasında tepeleri görürsün ufukta. Gözlerin kapanır. Teslim olursun ta bir daha ki sabaha. 

2.11.13

ÇÖMLEK

Kap, kacak olmadan bir kaba sığamamak. Kenarlarında duvarlar, sızdırmaz odalar. Çamurdan, taşa dönüşen yumuşak, yapış yapış şey. Kaolen dendiğinde karın boşluğumda bir ısı. Kile karışan kaolen, karışımı süzen demir yığını. 
Göçmen işçiler. Çamurla aynı renk olmuş üst başları. Bir tablo olsa tamamını sütlü kahveye boya geç. 
Sonra sırala; içinde iki göçmen işçi. Soğuktan büzüşmüş ayak parmakları. Evde bekleyen çelimsiz erkek çocuğu. Kapıdan girer girmez eline bakan iki çipil göz.'' Elinde ne var, ne getirdi.'' Sararmış yüzünde tek bir tebessüm dahi olmayan, son doğumuna birkaç hafta kalmış göçmen karısı.
Yediği çamur, içtiği çamur günler.Mazeretsiz perişanlık.
Tablo tek renk. Çamur rengi. Boş çömlek. Domates suyuna karışmış pirinç taneleri....
6''

1.11.13

GÜMÜŞLÜK

Göğsümün orta yerinde duruyor gene. Sıkıyor.
Ellerimden, avuç içlerimden ince ince terler boşalıyor.
İsmi; Sıkıntı. Çok iyi tanıyorum. Cinsi; Kadın.
Orta yerde oturup, sıkıyor beni. Telaştayım..
Bedenim duruyor ama o içeride telaşta.
Neyi halletmedim? Neyi ödemedim? Ödemeden geldim, ya şimdi ararlarsa? Öf tamda konsantre olduğumda ararlarsa, sıçtım.
Bu yol çok uzun olsun istedim. Tek bir günü bile yaşamak için uçakla oraya, buraya koşan ben, bu kez arabayla gelmeyi seçtim.
Havayollarının, ''çok düşündük, elli dakikaya indirdik uçuşu!'' dedikleri yolu, tam iki gün, iki gecede geldim.
Gözüm hep ibrede. Yüzona çıktıkça gazdan ayağımı kestim. Kestirme tabelalara girmeyip, daha da daha da uzattım yolu. O ivmeyle girdiğim mekanlarda yüzyıllardır aynı satırlarda bekliyen kelimelerle karşılaştığımda ayağımı frene bastım. Ama duramadım. Etrafta lastik kokusu. Kulağımın dibinde saatimin metalik tiktak sesleri. Hala yoldaymış gibi hızla etrafı, sağı solu kontrol edişim.
Duramadım...

MARMARAY

Delik, dar uzun bir koridor, karanlık, kapkaranlık. Çıkışta duvarlar kırmızıya boyanmış. Kıpkırmızı. Burada her şey çok keskin. Karanlık, kırmızı. Yağmur mu yağmış, yağ mı dökülmüş. Yerler kaygan. Ayakta duramıyorsun. Düşmenle metrelerce sürüklenmen saniyeler içinde. Duvarlarda dökülmüş tuğlaların pürüzlü yüzeyleri avuç içlerini yırtıyor sürüklenirken. Nefesin gırtlağında, kalp atışların göğsünün orta yerinde sıkışıyor. Gözbebeklerin karanlıktan simsiyah, iri iri. Zift mi kömür kokusu mu bilemediğin kesif bir koku yayılmış delik boyunca. İlk düşüş bundan senelerce önce, otuz otuz iki yıl önce olmuş. Hiç bakım, onarım görmemiş. Tepede fenerler kirden pastan kandile dönmüş. Kendi etrafını bile zor aydınlatıyor. Binlerce önyargı var içerisiyle alakalı. Her düşen gördüklerine ragmen önyargılara inanıyor nedense. Farazi, öyleymiş gibi yapıyor çıkışta. Kapıya çakılmış kalın, şeffaf plastik dikey perdeler kollarını ve bacaklarını sıyırarak ikiye ayrılıyor ve çıkıyorsun.  

7.6.13

ÖZLEDİM SEVGİLİ

Özlüyorum seni, hiç sevilmemiş bir sevgili gibi özlüyorum, ilk sevilen ve tek özlenen...gözlerime yaşlar birikiyor, seni özlediğimde; gözlerim bulanıyor, göremiyorum ta ki süzülene kadar boynumdan yaşlar aşağıya...hiç huzur bulamamış bir yüreğin hasretiyle sarıyorum kendimi, boşluğunla...içim yanıyor, bir daha yanmaz dediğim dozda...vermeden almak, sevmeden sevilmek olmaz dese de beynimin dar koridorları, kalbimde kaynayan kızıl renkli kan köpürüp ağzıma doluveriyor, sen diye...tek, çaresiz, denizin ortasında, rüzgarsız kalmış yelkenli gibi hissettiğimde; anında anılara dönmüş anlara koşuyorum...karanlık sessiz bir oda, üç eşit dikey pencereye gerilmiş, dantel örgü keten perdelerin arkasında doğanın bedava sunduğu havai fişek gösterisi, açtığın küçük pencereden Sarı Çiçek tepesini yalayarak gelen ıslak rüzgarın kokusu, ıslak saçlarımın üşüttüğü tenim, boynunun altındaki kolum ve göbeğine dolanan ellerimi tutan elin...hafif doğrulmak isteyince sıkı sıkı tuttuğun bileğim...son kez annemden dinlediğim masallardan sonra, güzel sesin ve nefesinle dillendirdiğin öykülerin...kulağımda nefesinin sesi ile ezanı karşılayan sabah..............
6''

5.6.13

PAYLAŞ

PAYLAŞ
Bunca yaşıma rağmen eğitime doymamış bir insanım. Nerede eğitim, orada ben. Değişime inanıyorum. Uzmanlığa da inanıyorum, eğer birisi kendini herhangi bir konuda benden daha çok eğittiyse, saygı duyuyorum ve dinleyip gözlüyorum. Ha bunun yanı sıra yeteneğe ve algı gücüne de inanıyorum. Adam eğitim almamış ama zeki. Sen daha iki kere iki derken dört diyebilenler var, hayran oluyorum. İnsana, doğaya, var oluşa inanıyorum.
Ancak inancım kırılmasın diye bazı zamanlara da hayran olduğum insanların derinine inmemeye çalışıyorum, olmamış yerlerini görmemek için. Bırakıyorum onlar inandığım gibi kalsın diye. Bir seneye yakındır girişimcilik eğitimi alıyorum mesela. Hocalarımı yargısız dinleyip, en sonunda eliyorum, bu hoca tamamdır, yok bu daha olmamış diyerek verilerini değerlendiriyorum. En güzelini yazı eğitimi esnasında aldım. Bir yaratıcı yazarlık çalışmasının toplam on modülünden yedi-sekiz tanesini alabildim. Yıllar sonra olaylara ve insanlara nasıl bakmam gerektiğini öğreten bir çalışmaydı. Dedim ya eğitimi seviyorum ve eğitildiğime de inanıyorum. Öğrendim bir şeyler. Mesela bir yazı yazmadan önce gözlerimi kapadım ve elime verilen nesneyi kokladım. Sonra parmaklarımın arasında dokunarak cismin yapısını çözmeye çalıştım evire çevire. En sonu da gözlerimi açıp kuru bir kayısı olduğunu gördüm. Görme duyumdan önce diğer dört duyumu kullanıp baktığımda algıladığım şeyin nasıl farklı olduğunu kendi kendime görüp öğrendim, diğer duyularıma da ihtiyacım olduğunu. Dokunmak, işitmek, koklamak, tatmak ve görmek. Evet görmek en kolayı. Zaten son yılların trendi görsel algı. Hızı inanılmaz. Ama bazen yanılgısıda.
O yüzden sadece seyirci kalmayın. Gidin dokunun gördüklerinize, biber gazını koklayın, o korkunç seslerin içinde durup dinleyin, ambulans, siren, helikopter, çığlık, metal seslerini sonra dizleriniz titremeye başladığında genç bir çocuğa tutunun. Hatta üç beş gün sonra yorgun düşen beden ve sinir sisteminizle hüngür hüngür ağlamaya başladığınızda hayatınızın akışının ve kararlarınızın nasıl değiştiğine şahit olun birebir. Ve korkmuyorsanız bunları açık açık paylaşın utanmadan, sıkılmadan. İnanın faydası var hem kendinize hem insanlığa.
10''

30.5.13

DOLAP

Hiç sığmadım. Zannedersin ki kat kat elbiseler giyerim. Ne münasebet. Koca kışı bir kazak, koca yazı bir ipekli gömlekle geçiririm. Ama o dolabımın bekçileri hiçbir yere kıpırdamaz. Öylece durur ve o ipek gömleğimi aralarına almamak için direnir dururlar.
İlk çocukluk yıllarım, babamın marangoza çizip yaptırttığı ama neredeyse vinçle o küçücük odamıza sığdırılan, sevimsiz, formika kaplı dolapla geçti. Kapak içine ne sevimli resimler astımsa da; bebek, kedi resimleri, dolap bir türlü sevimli hale bürünemedi. Gelin olup kendi evime taşınırken önce o dolaptan kurtulduğuma sevinmiştim. Ama nafile, hiçte sevindiğime değmedi. Bir dergiden kesip yaptırttığım İtalyan stili siyah, lake dolabım senelerce neyim var neyim yoksa karanlıkta sakladı durdu kıyafetlerimi. Bir lamba koymayı akıl edemedim içine. Daha sonraki evlerim de dolaptan vazgeçip sadece askılarla çözdüm meseleyi. Sonra gene dolap, dolapsızlık derken gittikçe anladım eşyanın bile başını sokacak evmiş derdi.
6''

28.5.13

ADA

Bugün söyledi Yeşim; ''Ada'ya taşın!'' diye. ''Aradığın liman oradadır belki''. Günlerdir, olsun ama marjinal bir yer olsun dediğim yer ada mı acaba?
Epeydir kıvranıyorum, önce Galata mı, sonra Arnavutköy mü, ardından yok yok Assos, olmadı Bodrum dediğim semt arayışıma son noktayı vurdu nihayet. Ada!
Birde gider ayak o sevimli suratıyla; ''Ada tam sana göre, bağımsız, tek başına, suların içinde özgür!'' dedi ya. Bende üzerine ekledim. Rüzgar ne yönden eserse essin deniz kokusu var. Bir yanı gündüz bir yanı gece. Bir yanı yaz bir yanı kış. Bir yanı şehir diğer yanı sayfiye.
Beynim jet hızıyla ada sokaklarına uçtu, sessiz kaldırımlarında yürüdüm adanın usul usul, bir kış, gece vakti. Çatı bir dairenin, tahta trabzanlı balkonunda oturdum, çay içtim. Esnafla muhabbet ettim, bu sezon ne bu kalabalık diye, şikayet ettim. Bisikleti dağ, orman yollarına sürüp, deniz kıyısında kayalara oturdum.
Sonra yine bir hüzün kapladı içimi; ıııı-ıh buda değil Yeşim!
6''

İNCİ

Kedim mi koparttı, kim koparttı bilmiyorum, yatak odamın yerinde, kopan inci kolyeden dağılan inciler var uzunca bir süredir. Toplamıyorum. Öylece bakıyorum.
Annem pek severdi inci kolye. Nerede bulsa sahte demez alır, renk renk takardı, üst üste.
Bu inci kolyeyi de kendisi dizmişti ipe, ''bunlar gerçek!'' diye. Kullandığı ipte onun gibi dayanamadı hayata, en nihayet koptu. Hala sahte mi, gerçek mi bilmiyorum ama merak ediyorum. Çok sahiciler.
Odamın her yerine, ayaklarımın altına serilmiş bu incilere odayı süpürsem de dokunmuyorum. Gece karanlıkta sedefimsi bir ışık yayıyorlar. Yıldızları çok sevdiğimden mi nedir, yıldızlar serilmiş gibi ayaklarımın altına.
Bugünlerde toplayacağım, olmuyor tabi böyle böyle yerlerde inciler.
Ne burası, masal mı? Masal evi mi? İncili mi, perili köşk mü?
6''

26.5.13

BURASI NERESİ DAYI?

Neredeyse yarım asır harcadım bu kürede ama öğrenip öğreneceklerim bitmedi gitti.
Kapkara bir günün sonunda, hadi! diyen arkadaşıma teslim olup gittim o Türküevine. Yıllardır Beyoğlu sokaklarında, sokak aralarında, önlerinden geçerken duyduğum ses sebebiyle bir adım dışından yürümeye çalıştığım o evlerden birine, habersiz, programsız gidiverdim. Uzaylı gibi bir kenarına iliştiğim kilim desenli sedirlerin üzerinde, sanki üzerime birşeyler bulaşacakmış gibi dimdik oturuverdim. Neresiydi burası, nasıl bir dünya, nasıl bir Türkiye.
Ter içinde siyahlara bürünmüş türkücü, kesinlikle takma adlı, Murat Ceylan. ''Maç var, havalar sıcak ondan!'' diyerek içerideki tek tük dinleyiciye açıklama yapmaya çalışıyor. Sağımı, solumu kolluyorum. Aniden fırlayıp gidebilirim. Radyo programcısı adamın sırası gelip de şiirini okuyana kadar mecbur kalacağım bu ortamda, racona göre siparişlerimizi veriyoruz, Urfa.
Sağ locada, neredeyse koltuk genişliğinde gri pantolon, beyaz gömlekli bir adam oturuyor. Nargileye dayamış ağzını, seri bir şekilde dumanı çekiyor loş ortamda peş peşe. Arkasındaki locada gece boyunca tem tek oturacak olan beyaz, kollu tişörtlü, siyah saçlı kadın oturuyor. Garson elinde nargileyle gelerek, sol locaya koyuyor. Hiçte yanılmadığım, kırk kilolarda siyah gömlek, siyah pantolon ve siyah rugan ayakkabılı bir adam gelip elinden alıyor nargileyi ve oturuyor. Nargileyi hazır etmek için o kadar çok duman çekiyor ki garson, yanakları kıpkırmızı.
Murat Ceylan'ın söylediği şarkılar ne arabesk, ne türkü, tanımadığım bir tarz ama rahatlarım diye gittiğim günümü daha da karartmaya yetiyor. Tek tük insanlar gelmeye devam ediyor. Sağdaki en son locaya uzun, ince, krem renkli eteklikli elbisesiyle başı sıkma baş bağlı bir kadın ve yanında da çizgili tişörtlü, kadından on, onbeş santim daha kısa bir adam gelip oturuyorlar. Boynuna taktığı kırmızı boncuklu kolyesi, kırmızı rugan, arkadan bantlı açık ayakkabısı ve çantasına takım. Yan yana , sıkı sıkı oturuyorlar. Evliler mi, flört mü ediyorlar diye dikkatlice bakıyorum. Flört.
İlerleyen zamanda  yanımızdaki locaya koca bir aile gelip oturuyor. Kahverengi kareli gömlekli,  göbekli ama şişman olmayan adamın karısı zayıf, mini etekli, uzun boylu, lüle lüle sarı saçlı. Kadına arkasından baktığında sarı saçı, ince beli, dar kısa etekliği ve askılı bej buluzüyle şehirli bir kadın ama yüzünü döndüğünde yüz hatları üç, beş vakit önce tarlada güneşin altında buğday ekip biçen yorgun bir köylü kadın.  Yanlarında en küçüğünün yaşı 7-8 gibi olan, üç çocukla gelmişler. Kuzen, yeğen, açık kapalı, kadın erkekli bir grup aile. Toplamda sekiz kişiler. Delikanlılardan biri askerden yeni gelmiş. Dar, düşük bel, eskitme kot pantolonu ve beyaz tişörtü ile vücudu yeni antremandan çıkmış, belli. Karşısında ki kızla aniden piste çıkıp oynamaya başlıyorlar. Aman ne oynamak. Kız kırk kilodan fazla değil, beli kopacakmış kadar ince. Kot eskitme bir gömlek, takısı, kemeri, ince topuklu yüksek ayakkabıları ile Victoria Secret mankeni gibi. Ama göbek havası durumu oryantelleştiriyor. Belini kıvırma hızına ve yaptığı figürleri algılamaya yetişemiyorum. Ağzım beş karış açık. Localarındaki ağa gibi oturan adama bakıyorum ne vakit saçından kapıp yerlerde tekme tokat sürükleyecek kızı diye. Yok, adam el çırpıyor. Ağzım açık. Gümüşhane’liler, Bayburt’lular var salonda daha ziyade ve onların kanlarını köpürten şarkılar. Yan locamızda 8-9 yaşlarında desenli elbiseli bir kız çocuğu var, kollarını birbirine kavuşturmuş, tek başına oturmuş dinliyor Mutlu’yu.  Biraz sonra bir peçetenin üzerine yazdığı istek şarkısını kalkıp veriyor şarkıcıya. Ağzım açık.
Arka locamıza son derece sarışın, askılı bluzlü, mini etekli, iki kız iki oğlanla geliyor. Son derece modernler ama burayı neden tercih ettiklerini hala anlamak istemiyorum.
Salonun dışında avluda dört masada okey oynayanlar var, birinde başı sarıklı bir kadın. Yaz havasını, yazlık mekana çeviren okey taşı sesleri. Şehrin ortasında Anadolu sayfiyesi. Sol locadaki kahverengi gömlekli adama methiyeler yolluyor şarkıcı, aman Gülcan Bey, yaman Gülcan Bey diyerek. Gülcan Bey coşkusunu engelleyemeyerek yan masadaki peçetelikten bir demet peçete alıp piste yaklaşıyor, şarkıcının başına, para destesini tek tek sıyırır gibi peçeteleri tek eliyle sıyırarak başından aşağıya yolluyor. Yan gözle de garsona talimat veriyor, acil iki paket daha peçete açsın diye. Para değil, gül yaprağı değil, peçete ısmarlanan, şarkıcıya iltifat için. Hesaba ekleniyordur herhalde.
Duvarlarda Mehmet Akyıldız, Bülent&Lida posterleri var, tanımıyorum, duvara gerilmiş, kilim desenli kumaşlara iğnelenmiş. Mutlu mikrofondan anons ediyor, sırada Arabik horon var diye, millet deli gibi piste fırlıyor, horon için. Arabik horon ne? Ardından da Doğu Beyazıt’lı Memocan’ın konseri var diyor.  Hiçbir şey ama hiçbir şeyi anlayamıyorum. Burası neresi, Doğu Beyazıt nerede, bu insanlar kim, nerenin kültürü bu.
Köln’de bulunmuştum ilk defa geçen yıl. Almanca’ya dolanan Türkçe’yi, Almanlığa bulanan Türklüğü garipsiyerek bakmıştım. Tanıdığım insanlar ne Almandı nede Türk. Garip bir şey. Burada da aynı duygulara kapıldım, burası ne Anadolu ne İstanbul. İstanbul’a karışmış Anadolu insanı. Özünü kaybetmiş, acayip bir sosyal kültür oluşmuş. Çok yabancı. Buradaki adamlar neye kızar, neyi kaldıramaz anlamadım. Gülcan Bey’in hanımı tek başına oynamaya kalkıyor, Gülcan Bey sırıtıyor, romantikleşen bir şarkıda Gülcan Bey de kalkıp karısıyla dans etmeye başlıyor. Eli bel bölgesinden altlara kayıyor dans ederken. Çocukları sırıtarak bakıyor anne ve babalarına. Siyahlar içindeki kara, kuru adam uzun uzun üflediği nargile dumanının arasından yarı gözlerle bakıyor bu pistte dans eden çifte. Gülcan Bey kıskanmıyor, ne işin var pistte be kadın demiyor, ne bu giydiklerin dapdaracık demiyor, zevkle ve keyifle dans ediyor, diğer garip eşlerle beraber. Bu bir Cumartesi gecesi. Zamanında Çakıl Gazinosunda aileleriyle eğlenmeye giden işadamlarının başka bir versiyonu bu. Ama haberimiz bile olmayan bir versiyon.

Karışık kebap yap ortaya çocuğum, bol soğanlı olsun!...

25.5.13

Buluttaki ofisinize geçmeye hazır mısınız?

Bir ofis düşünün, duvarları, sınırları olmayan, bulutta bir ofis... Sürekli hareket halindeki yaşamınıza ayak uyduran, sizinle her yere gelen, verimli çalışmanıza yardımcı olan, zaman kazandıran, iş yaşamınızı kolaylaştıran... Kısaca her şeyiyle eksiksiz bir ofis. Office 365 size işte böyle bir ofis sunuyor. Siz de ekip olarak daha verimli çalışmak istiyorsanız, bir an önce Office 365’le buluttaki ofisinize taşının.

Office 365’le çalışmayı seçtiğiniz her yer artık ofisiniz. İster ofiste, ister yolda, ister tatilde olun; ofisinize her yerden ulaşabilir, ekip olarak ayrıyken bile birlikte çalışabilirsiniz. Kısaca siz havaalanında, ekip arkadaşlarınızdan biri ofiste, diğeri dışarıda toplantıda olabilir ve siz yine de aynı anda, aynı doküman üzerinde çalışabilirsiniz.

İşinizle ilgili her şeye, her cihazdan erişebilir, ofis dışındayken bile “ofis içinde” olabilirsiniz. Yemekteyken patronunuz arayıp, satış tablosunu havalı bir grafiğe dönüştürmenizi istedi diyelim. Office 365’iniz varsa sorun yok. SkyDrive ile buluta yüklediğiniz Excel’i restoranda açabilir, gerekli düzenlemeyi yapıp, ofisteki patronunuza yollayabilirsiniz.

Office 365’in en beğenilen özelliklerinden biri olan HD görüntülü görüşme sayesinde ekip arkadaşlarınıza veya müşterilerinize bağlanıp, görüntülü görüşmelerle işinizi yüz yüze halledebilirsiniz. Böylece hem 1 saatlik toplantı için 3 saatlik trafik çilesi çekmezsiniz, hem de yol masraflarınızı azaltabilirsiniz.

“Bizim için hem ekonomik, hem de güvenli çözüm önemli” diyorsanız; işletmenize en uygun Office 365 planını seçin, “Kullandığın Kadar Öde Modeli” ile hem maliyetlerinizi azaltın, hem de sürekli veri yedeklemesinde kayıplar yaşamayın.

Üstelik Office 365’e geçiş çok kolay; dakikalar içinde kurun ve hemen kullanmaya başlayın.

Siz buluttaki ofisinize ne zaman geçiyorsunuz? Daha fazla bilgi için www.office365.com veya 444 9 365



Bir bumads advertorial içeriğidir. "Bir bumads advertorial içeriğidir"

SESSİZ

Doludizgin yeşil vadiye doğru uzatıyorum kamerayı. Renkler, ışık doluyor resme. Bir daha, bir daha basıyorum, kuş seslerini de alsın içine diye. Çeşit çeşit kuş seslerine, çeşit çeşit çan sesleri karışıyor. Kimi küçük, kimi büyük çan sesleri, büyük, küçük hayvanların boynunda, otlağın uzun kısalığına göre; uzun, kısa çalıyor. Basıyorum tekrar. Resim karesinde renkler, ışık var ama sensizlik gibi sessiz bütün kareler.

24.5.13

HİÇ VAKTİM YOK

O dedi ki; küçük bir kasabanın taş sokaklarından başka ne verebilirim ki sana, ey sevgili...
Ben ise sana; Olympos'un dar, uzun taş koridorlarındaki evlere dağılan su arıklarından akan suyun ritmine bulaşmış nefeslerimizi, deniz suyuna karışmış maden sularını, Demre Plajı'na bakan St. Clause Kilisesi'nde yankılanan Myra'lıların çığlıklarını, Kale Ada'sının etrafındaki deniz motor seslerine karışan, deli mavi sulardaki kulaçlarımızı. Ölüdeniz'in tepesine Baba Dağ'dan uçan kanatlarımızla konduğumuz Kelebekler Vadisi'ni, biraz daha yukarıda, Bodrum barlarının önünde, taş kumsalda dans ederken yere sürtünen ayak izlerimizi, Behram'ın gökyüzündeki tüm yıldızları, İskender Limanı'na inen parke taşların üzerinde, seni seviyorum, diye yankılanan sesimi ve daha binlercesini verebilirim, eğer istersen.
Tüm bunlarla beraber, anladım ki, Nemrut'ta gün batımını izlerken içtiğin şaraba, Halfeti'de Rum Kale'ye sürdüğün motora, Van Gölü'nün kıyısında yaptığın kahvaltıya, Uzun Göl'e tepeden bakıp, Hasankeyf'in son resmini çekmeye bile zamanımız kalmayacak daha beklersen esaretinden kopmaya.
Çık gel, kalan ömrün dolmadan.
6''

KAYRA

Kulak kıvrımlarının içine dolan seslerin arasında bir yerlere saklanmış söylediklerim, sen uyurken. Tek tek; tane tane söyledim, yüreğin ısınmak istediğinde çıksın o köşeden, sarıp sarmalasınlar kalbini, üşüme diye.
Sakin, itaatkar, durgun bir göl gibi bekledim yatağının kenarında. Ona duyduğun aşk için, tek tek ellediğin sokak taşları gibi hareketsiz, sanki asırlarca izledim uyumanı. Kapalı, uyuyan gözlerinden doldum hayallerinin köşe kapmacalarına, elma dersem çık, armut dersem çıkma diye saklandım, sen elmaaaa dediğinde çıkmak için karşına...
6''

17.4.13

Her Zaman Okuduğunuz Hürriyet'i Şimdi İzleyin

Hürriyet TV şimdi yayında.

Hürriyet TV’yi ziyaret edenler, aradıkları her şeyi artık tek tıkla seyredebilecekler. Hürriyet TV, zengin haber içeriğinin yanı sıra konusunda uzman isimlerle gerçekleştirdiği programlarla da dopdolu.

Hürriyet TV’de Berza Şimşek’ten günün mutlaka görülmesi gereken haberlerini izleyip usta gazeteci Sedat Ergin’den haftanın yorumunu alabilirsiniz. Üstelik gündemin özetini, Metehan Demir, 3 dakikada sizin için yorumluyor.

Burcunuzdaki yeni gelişmeleri merak ettiğinizde ise Susan Miller ile yıldızlara bakabilir, Sebla Kutsal ile dilediğiniz zaman, kültür ve sanat dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkabilirsiniz.

Uğur Cebeci ise sivil havacılığın geldiği son noktayı size Kokpit’ten anlatıyor.

Magazinden spora, eğlenceden ekonomiye hepsi ve daha fazlası, sürekli güncellenen Hürriyet TV’de sizi bekliyor.

Bir bumads advertorial içeriğidir. ‘’Bir Bumads advertorial içeriğidir’’

12.4.13

SÜT


İki küçük kız, henüz onyedili yaşlarında. Temmuz ortaları, güneş neredeyse en tepede, yeni uyanmışlar. Mutfakta lila, mine desenli seramik tezgahın üzerindeki, plastik kabın içinde kırdıkları yumurtayı çırpıyorlar. Uzun sarı saçlı olanı, buzdolabından süt tenceresini çıkartıp tezgahın üzerine koyuyor. Tencerenin üzerinde birikmiş sarı kaymak tabakasını, çorba kepçesiyle kenara çekip, bir iki kepçe sütü yumurtanın üzerine döküyor. Siyah uzun saçlı olan, hiç hoşnut değil bu hiç bilmediği tarifi uygulamaktan. ‘’Sütü hiç sevmem’’ diyor içinden. Ama yenilere olan merakından ses çıkartmıyor. Sütle çırpıyor yumurtaları, biraz tuz ekliyor. Tavaya döküyor karışımı. Alümninyum tavaya yapışıyor karışım. Tahta kaşıkla sıyırmaya çalışıyor dibini, sıyırdıkça formu bozuluyor, canı gittikçe sıkılıyor. Onun ülkesinde çoktan teflon denen tavalar icat edilmiş bile. Ama burası neredeyse üçüncü dünya ülkesi. Çelik tava bile yok henüz. Sunmaya çalıştığı görsel partinin bozulmasından ötürü kendi dilinde anlaşılmayan küfürler savuruyor sağa sola. Geldiğinden beri hava sıcak, ramazan ayı olduğu için kimse onunla yemek bile yemiyor, su kısıtlamalı, istediği zaman akmıyor, evdeki erkek kardeş ne yapmak istese izin vermiyor, yaz sıcağına rağmen özgür, dilediği gibi gidip atamıyor kendini masmavi sulara, gece kumsalda gitar çalan delikanalılar var, aralarında oturmak istiyor ama abi baskısı güçlü çıkıyor, suratını asarak, yine ağzının içinde dolu bir sürü küfürle eve dönüyor. Hiçbir şey ama hiçbir şey düşlerini süsleyen umutlar gibi değil. ‘’Hiç gelmemeliydim!’’ diye düşünerek, ağlayarak yatağa girdiği gecelerle dolu günleri. Üstelik en yakın arkadaşının ölüm haberini alıp darmadağan oluyor, diğer yandan. Evine dönmek istiyor. Daha fazla bu kutu gibi odadaki, ranzanın altında, tıkış tepiş yaşamak istemiyor.
Koyu renkli olanın elini bırakıp ameliyat odasına gözlerini kapatıp girdiği bugüne kadar otuzüç yıl geçmiş bile. ‘’Vermon’ta gideceğiz çıkışında, yoncalar, papatyalar açmıştır belki, süt almak için en yakın çiftliğe gider, süt alırız üstelik,  tamam mı?’’  diyor koyu renkli saçlı olan elini bırakmadan önce; Sarışın; ‘’Biliyorum sütü hiç sevmezsin!’’, diye gülümseyerek elini bırakıp gidiyor gri kapıdan içeri..

11.4.13

HANİ

Hani bir daha böyle canım yanmayacaktı. Hani öğrenmiştim kendimi korumayı. Bir daha uyuşmayacaktı kollarım. Gece uykularımda düşmeyecektim boşluklara. İyiydi hayat, güzeldi hani, tek başıma. Yetiyordum hani kendi kendime. Güzeldi böyle hayat. Alışmıştım yanlızlığa. Kimsesiz çıktığım yollara. Neşeyle attığım kahkahalara alışmıştı kulaklarım. Gaddar sessizliği unutmuştum hani. Birde, şarkıların hiçbir benim için değildi hani....
http://www.youtube.com/watch?NR=1&v=nOo5U-IT_OU&feature=endscreen

SİYAH KUŞ

Pazar yerine bakan, yere kadar pencerenin önünde tül, hafif hafif bir ileri bir geri salınıyor. İkindi güneşi dolmuş odanın içine. Pazarcıların seslerine çocuk sesleri karışıyor. Kadının gözleri kapalı, sırt üstü yatmış. Gül kokusuna karışıyor, karanfil kokusu. Fesleğen, hatmi, defne kokuları dolanıp geliyor taa Pazar'ın öteki yanından. İçinde bir okyanus var sanki uzun zamandır, bir yolbulsa akacak. Bir demire tutunuyor düşmeden önce, bir iki dal dolanıyor eline. Geometrik desenli yer karolarını gözleriyle tekrar çiziyor hiç açmadan gözlerini. Dut ağacından bir orta sehpasının kıvrık ayağı, bunca zaman olmayanları hatırlatıyor. Mavi, beyaz masa örtüleri salınıyor tahta masaların kenarından, ballı tereyağ, ıspanaklı börek. Pazar filesi ve sepetleri var kadının elinde, aç, dolduruyor eline ne geçerse. Üzüm suyu bordo uzun saplı dev kadehte. Sabah saat beş. Yorgunluk yok. Bülbüller konuşmaya başlıyor bir daldan öbür dala. Kafesi aralıyor kadın, usulca salıyor simsiyah kuşu, bülbüllerin arasına. Gün doğuyor. Sesler kesiliyor. Kadın gözünü açıyor.. Hepsi rüyaymış, bitti, diyor.
6''

KASABANIN KÖPEKLERİ

Son sabah kahvaltısı. Kapının önünde valizler. Mutfaktaki masanın üzerinde özenle serilmiş tertemiz örtünün üzerinde seramik, cam kaseler. Henüz geçen yaz yaptığı incir, kızılcık, çilek reçeli ne varsa koymuş masaya kadın. Sütçü Lütfü dayının iki haftada bir bıraktığı kaymak, tereyağının yanında. Henüz iki sabah önce bambaşka bir yerde, başka masada kahvaltı yapmıştı adam. Kadın farkında. O yüzden çantalar kapıda. Ya son olmalı yada sonsuza kadar olmalı diye zarı atmıştı kahvaltı masasına. Diğer kadın aşağıda arabanın torpido gözündeki mesaj kutusunda.
Zarlar dışarı sağa sola savruluyor, eğilip almak istese de adam son yemek misali gözünü ayıramıyor masadan. Kadın biliyor son kahvaltı olmayacağını, bu ders lazımdı, diyor içinden. Yağmurlu bir bahar günü aynı kasabada ayrı odalarda başlarını koyuyorlar ayrı ayrı yastıklara. Mesaj kutusundaki kadının sesi tiz, çığırtkan. Hiç bir anlamı kalmamış. Oyun bozulmuş. Sesler tatsız. Akıl kahvaltıda. Yol yakın. Telefondaki ses kayboluyor. Yağmur tüm şehri yıkıyor, bir baştan öbür başa. Çantalar geri iniyor bagajdan. Tek tek yerlerine yerleşiyor beyaz ütülü gömlekler. Telefon numaraları değişiyor. Kasabada yeni bir kahvaltıya kadar sokaktaki köpekler bile susuyor.

ACIMASIZSIN

Dışarıda kar yağıyor. Kadının üzerinde siyah gece elbisesi, yırtılmış, salonun kenarında kitlendiği duvarın köşesinde, çömelmiş, başı kollarının arasında, gözyaşları adamın kova kova üzerine döktüğü buz gibi suya karışıyor... bitsin artık git, diye, savaşıyor adam. Bitmiyor, gene de gitmiyor kadın. Ayılan adamı sarıp sarmalıyor, geçecek düzelecek her şey diye seviyor. Senin suçun değil, benim suçum diyor, kadın..Adam haklı, yine. Yenilen kadın. Yenilmek orada kalmak çünkü.
Burası cehennem, demiş diğer kadın, dayanamıyorum artık diyor, bir kaç aydır evdeki gergin havaya. Ve gidiyor.Hiç sevmediği, kalmak için mücadele etmediği kapıları bir bir kapatıyor adamın yüzüne.
Kalanla giden arasındaki fark bu işte. Kalan kara, yağmura, çamura, fırtınaya rağmen gitmez. Gidecek olan ise tek bir yel bekler, ya seherden ya batıdan essin, yeter.

6''

RUH


Kayalara vuran dalgalar, köpük köpük. Kayalar ada büyüklüğünde. Neredeyse bahar geldi demişti. Ama hava gene kış. Yere kadar pencereler tüm denizi ve patlayan dalgaları kucaklıyor. İki kırmız deri koltuk var cam önünde. Dışarının soğuğuna rağmen oda neredeyse sıcaktan erimek üzere. Cam yüzeyinden su damlacıkları göz yaşı gibi ağır ağır süzülüyor, daha evvelden kalma yaşlar. Odanın bir yanında köpük köpük kabarmış duygular. Köpükler yüzlerine, gözlerine bulaşmış. Yarı aralık. Bir dergi yerde, kapağında, siyah bikinli bir kadın resmi, yarı aralık gözleriyle bakıyor adam. Eli kolu çekilmiş, halsiz ve yorgun. Tümünü içine doldurmak, dolu dolu, kana kana içmek ve sonra da gerekirse kusmak istiyor. İçinde kaldığı susuz yıllara inat. Kusan kadar doyarsam kurtulurum diye ümit ediyor, nafile. Kumsaldaki mağaranın içine dolan dalgalar, köpüren, taşan sular, hiç ama hiç biri silip süpürmeye yetmiyor içindeki tortuları. Sesler doluyor kulaklarına. Tek bir odanın içinden yükselip gelen. Günlerce çıkmıyor odadan, kimi zaman sigara dumanının sisinde boğuluyor, o zaman aralıyor camı. Kokular uçuşup deniz kokusuna karışıp, tazelenip geri geliyor. Ve baştan başlıyor. Tekrar ve tekrar. Bilmiyor, nafile, boş. Kaçsa da kurtulamaz.

NİSAN'IN ÖYKÜSÜ


Yıldızlar ayağımıza serilmişti. Ben farkında değildim. O fark etti. ‘’Bunlar ne!’’ dedi.
‘’Yakamoz!’’.
Bunca yıl burada yaşadım, hiç böyle bir şey görmedim!’’ dedi adam.
 Ben görmüştüm ama hiç bu kadarını değil.
Deniz çarşaf denen düzlükte, gece sabaha karşı neredeyse. O daha yüksek bir kayanın üzerinde oturuyor, ben suya daha yakın. Kayalara vuran küçük kıpırtılar havai fişek gibi patlamasına neden oluyor yakamoz böceklerinin. Ateş böcekleri gibiler. Bu kış günü, nasılda buldular bizi. Hem de kaçıp saklandığımız bu dağ kovuklarında. Bir Chopin piyano sonatı eşlik ediyor sanki böceklerin kıpırtılarına. Sessizliğin sesi doluyor her ikimizin de içine. Ben aşka tecrübeliyim, o ise acemi, dalmaya hazır sert kayalıklardan taa dibe. Uzun sessizliğin ardından dudaklarının arasından dökülen ilk cümle; ‘’Burada ancak aşık olunur!’’, diyor. Evren mesajını duyuyor sanki. Daha kurumuş ırmak yatağını girmeden sıkı sıkı tutuyor elimi.
 ‘’Benim işim senden zor, sakın bırakma!’’ diyor. Taşlı dere yatağından hiç bırakmadan elimi yürüyoruz. Karanlık zifiri. Dönemece geldiğimizde taş duvarın ardındaki selvi ağaçlarından korkuyorum. Sağ yanımı dayıyorum ona,  ister istemez.
 ‘’Korktun mu!’’diyor.
Aslında, hayır, korkmamıştım, ama korkmak istemiştim, sığınmaya cesaret edebilmek için. Ancak bu sayede gövdemi ona dayayabilirdi. Yıllardır tek başıma dikildiğim kaygan toprakta bir an bile olsa bir yanını dayanmak iyi gelecekti, biliyordum. Chopin melodileri değişti, yağmur damlalarına ayak uydurmak için Beethoven’dan bir senfoni doldu kulaklarımıza. Sağdaki köpekli evin önündeki çamurlardan atlayarak geçtik. Köpek havlamadı bile. Arabanın önüne geldiğimizde, evinde önüne gelmiştik. Gitmek zorundaydım. Karşı tepede, yamaca oturmuş, üç katlı evin, ikinci katının yere kadar balkonlu salonunu ışığı yanıyordu hala. O gecelerce, işte o balkondan bakmıştı, ta bu tepeye. Gelecekte o tepedeki evin alt köşesinde ne yaşayacağını bilmeden. Alıp götürse,  gelmezdim ki, daha ilk geceden. Bırakmakta çok zordu. Arabaya yaslandığımızda gövdeme değen ellerinden tüm sıcaklığımı ve arzularımı ta içine kadar almıştı. Ayakları yerden kesilmiş, ama gitmemem için ikna edebilecek tek bir cümle kuramamıştı. Yağmur damlaları kirpiklerimden boyalarını sürükleyerek yanaklarımdan aşağıya süzülmeye başladı. Artık akıtmayacağıma yeminli gözyaşlarım gibi. Bir iki hamle de koparamadım elimi.  Ama son hamlede hiç düşünmeden elimi çekip yokuş yukarı koşmaya başladım. Kusura bakma diye bağırarak.
Ertesi sabah öğlene kadar çalışma masamdan karşı tepedeki eve baktım. Ne perde de bir oynama ne kıpırtı. Tüm dikkatim dağılmış, yapacağım hiçbir şey kalmamış gibi bekledim, saatlerce, ta ki yokuşun altından arabasının burnu görünene kadar. Araç kapıya yanaştığında evin iki kapısı arasında mekik dokudum, acaba hangi kapı daha çok ifade ederdi ki onca saat sadece onu beklediğimi anlatsın. En nihayeti diğer kapıdan girdi. Korku ve umutsuzluktan iyice büyümüş göz bebeklerimi açarak;
‘’Hiç gelmeyeceksin zannettim!’’, dedim.
NİSAN’IN ÖYKÜSÜNDEN

17.3.13

EN MUTLU AN


Mutlu hissettiğim an, hem de en mutlu!
Uzun zamandır hiç yok. Düşünmekten bile korktuğum bu galiba.
Hongkong’ta nehrin kenarında, karşı kıyıdaki inanılmaz büyüklükteki binaları ve üzerindeki ışık oyunlarını seyrediyorum. Bu kıyıda olabilmek, hatta az sonra bir tekneye binip, binaları dokunacak kadar yakından izlemek nefes kesen bir mutluluk olsa gerek. Ama öyle değil işte.
Göğsümün tam ortasında koca, kara bir delikle yaşıyorum. O deliğin, o kara kuyunun etrafında dolaşıyorum bildim bilesi. Bazen bir cesaretle kuyunun taş duvarlarına tırmanıp aşağıya bakmak istiyorum. Öyle dipsiz ki. İçim çekilip, vazgeçiyorum. Ben etrafında dolanıp durmalıyım, bakarsam delik beni içine çekecek ve o karanlıkta yok olacağım.
6’’

ÜRE


Üremekten kök alırsak, üre çıkıyor ki, bildiğim kadarıyla bir hastalık.
‘’Üresi yüksek ondanmış!’’ diyor sınıfta arkadaşım ölen abisi için. Gözlerim kocaman oluyor. Ne ki üresi yüksek?
Bunca yıl birçok hastalık ismi duydum ama birçoğunu, elimde tüm imkanlar olsa da araştırıp, incelemedim. Doktor olmayacaksam dibine kadar tüm detayları bilmek gereksiz. Çare bulamadıktan sonra.
Kızım arıyor; bir hocası için ölmüş. Hiçte sevmezdi, hatta beddua ettiğini hatırlıyorum, o gaddar ses tonuyla , ‘’hayır sen gelmiyorsun şampiyonaya!’’ dediğinde. Çıldıracak gibi olmuştu, bir hafta sonra gideceği yolculuk için pasaportu dahil tüm valizi hazırdı. O öfkeyle bıraktı su balesini, tutunduğu en iri dalı. Biliyorum ettiğim beddualar mı tuttu acaba diye o küçücük yüreğinin çırpındığını.
Nasıl bir hastalıktı ki öldürdü. Ne üremişti o genç, incecik bedeninde.
Bazen çoğaltan bazen de tüketip bitiren bir şey bu üre.
6’’

YERDE


Başım yerde. Taşları sayıyorum. Parmaklarım arkamda birbirine dolanmış. Garip şekiller alıyor.
Yerdeki taşlar rutubetten yeşermiş. Yosun bağlamış etrafı. Hep evde, saksılarda yosun beslemek istemişimdir. Ama onlar öyle özgürler ki, yeşerecekleri yeri aradıkları rutubet, hava şartları, gölge ve yöne göre tayin ederler.
Bazı şeyler böyledir. Kafasına buyruk. Nasıl ürer. Tohumu nedir, ne değildir. Önemli değildir. Mantar gibi bitiverir. Bir taşa tutunur, renklenir, çoğalır.
Bazen bir uçurumun kenarındaki, taş kalenin erişilmez duvarlarında oluşurlar. Taş renksiz, donuk, yıllanmış, orada durur öylece, belki asırlarca. Gider onun üzerine yapışır mesela. Öyle güçlenir ki üzerinde ot bitmeye başlar. Toprak görevi yapar.
Bir bakarsın bahar olur. Papatya açar üzerinde. Bir serçe gagasıyla ot, dal parçaları getirir, bırakır, serçeye yuva bile olur. Taş renklenir, can bulur, koku bulur, yuva olur. Adı mantardır ama hayat verir.
6’’

15.3.13

BEDENİM


Ne sevdim, nede barıştım. Zannederim hayatta tek düşmanım.
Yatak odamda boy aynasını, bir kaldırıyorum, bir tekrar getirip dikiyorum.
Allahtan portatif bir ayna. Ne bir gün güzel olduğumu söylüyor, ne de çirkin.
Masaldaki kraliçe, benim aynamda. Ve beni öldürmeden rahat etmeyecek.
Pamuk Prensesin üvey annesinden de kötü.
Hayatta en büyük ceza şekli sessizliktir ya, benim cadı da beni sessizliği ile cezalandırıyor.
Bazen önünden hızla geçerken göbeğimi göremeyip geri dönüp, tekrar bakıyorum. Sinsice sırıtıp, ‘’birde göğüslerine bak!’’ diyor. Karnım inse göğsüm büyüyor. Yok yani bunun bir ayarı.
Aynalarla barışmak nedir acaba. Ben prenses o cadı. Hiç barışmak mümkün mü?  
İşte, bazen göz yanılgısı, o kadar.
6’’

DUYARLILIK


Gereksiz yere canım yanıyor, duymak istemiyorum, hiçbir kötü haberi, kapı sesini, yan dairede bağıran kadını…
Duydukça hayatımın akışı değişiyor sanki.
Duymasam, o gün sanki daha başka türlü geçecek, daha ben gibi. Kararlar verebileceğim. Hiçbir eylem kararlarımı etkilemeyecek.
Komşu teyzenin kocası, felçli. Sabahları saat henüz sekiz olmadan kurnaya çarpan tas sesiyle uyanıyorum. Neredeyse her sabah. Yatağını ıslatan amcayı, ileri yaşına rağmen, her sabah yıkıyor teyze. Bazen haykırdığını duyuyorum;’’yeter be adam!’’ diye. Keşke bağırmasa diyorum, keşke biraz daha sabretse, ama ne zor. Çoğunlukla sessiz teyze. Amcanınsa hiç sesi gelmiyor duvarın ötesinden. Eminim küskün, eminim çaresiz. Sadece tas sesi, sabah sessizliğini yırtan; haş, huş, haş, huş,…..
Uyanıp oturuyorum yatakta. Bu ses elimi kolumu bir türlü bırakmamış anılar gibi. Duymasam, mazide kaldı diyebileceğim ama her sabah tekrar tekrar hatırlatıyor, felçli babamı ve hastalığını. Duymamak en güzeli. Duysan da duyumsamaman ise özgürlük.
6’’

DİREN


Beynimden kalbime ve oradan tüm vücuduma dolanan damarların kavuştuğu parmak ucumdaki ince tünel, kalemim... Mürekkebi kirli kan, bembeyaz kağıda dökülüyor. Harf, harf; hece, hece…
Bir zamanlar okuduğum bir masal vardı. Yine altın serisinden.
Karlı bir günde o uzak diyarlardaki güzel mi güzel kraliçe, gece mum ışığında hem yağan karı izlermiş, hem de iğne oyası yaparmış. İğne aniden eline batmış. Parmağından kıpkırmızı bir damla kan dökülüvermiş o bembeyaz örtüye. Kraliçe gözyaşlarına rağmen beyaz örtünün üzerindeki kıpkırmızı kan damlasına bakıp dileğini dilemiş. ‘’Böyle bembeyaz tenli, kıpkırmızı dudaklı bir kızım olsun’’ demiş.
Yıllar geçmiş, bembeyaz kağıtlara parmağımdaki direnden dökülen kanı gördüğümde diliyorum; hayatımın böyle bembeyaz kelimelerimse kan kırmızısı olsun…
6''

7.3.13

ÖYLE YORULDUM Kİ


Yoruldum mu yoğruldum mu bilmiyorum!
Zannederim yoğruldum. Hayat isimli korkunç canavar daha gözümü açar açmaz dişleri arasına alıverdi beni. Önce ön dişleriyle çiğnedi. Yıllar sürdü keskin ön dişlerinde ezilip durmam, sonra daha arkaya azı dişlerinin arasına aldı. En son yıllarımda, o dev dişlerin arasında, bilmem kaç bar basıncın altında sıkıştım kaldım. Ya yutsa diyorum, ya tükürüp atsa. Tükürse böyle ezik, büzük ne yaparım dışarıda. Formunu yitirmiş, diğer artıklara karışmış. Yutsa, yok olmak var, tamamen karanlıkta kaybolmak. Bir daha hiç görememek renkleri. Asitle yoğrulmak var, hiç bilmediğim acılarla erimek.
Anladım ki yorulmadım, yoğruldum sadece o sindirilmedik hayatta.
6’’ 

6.3.13

SU


‘’Şu önünde duran su kadar temizim!’’ diyor adam. Kadına daha önce hak edip elde edemediği bir geleceği vaad ediyor yolun başında. Aşılması gereken öyle uzunca bir yol var ki. Yürüyorlar.
Ara ara elindeki yükleri iki yanına bırakarak dinleniyor adam. Kadın daha uzun boylu. Daha güçlü gözüküyor. Adam durdukça, oda duruyor. Adamın elinden yere bıraktığı çuval ve bidonlara bakıyor. Tüm yüküyle beraber kadının valizini de taşıyor adam. Kadının aslında canı tez. Bir anda kavrayıp, kucaklamak, hiç değilse kendi valizini taşımak istiyor. Ama tutuyor kendini, taşımıyor hiçbirini.
Toprak yolun başında onu minibüsten indiren adamı düşünüyor. O minibüsü bulana kadar nasıl koştuklarını, nasıl kan ter içinde kaldığını ama atladıkları lacivert minibüste nasıl da diğer bir kadını yol boyunca gözlediğini, ardından da toprak yolun başında, ‘’sen in, ben geleceğim!’’ diyerek, onu indirip, terk ettiğini. Günlerce aç, susuz toprak yolun başında beklediği aklına geliyor. Gece yarısı uluyan kurt, baykuş seslerinden nasıl da korkmuştu. Daha da korkuncu yoldan geçen kimi sarhoş, gibi serseri bir sürü adam, nasılda onu arabalarına almak istemiş, korkudan sinmiş, bir kenarda saklanıp beklemişti.
Ta ki bu elinde yüklerle köy yolunda inip, onun çaresizliğini gören adam yanına gelip,
 ‘’Nen var bizim kız!’’. Benim köyde evim var, sıcaktır şimdi, bahçeden taze roka toplarım sana, bir güzel karnını doyurursun, yeşil, yemyeşil on dönüm bahçesinde, istediğin kadar dinlenirsin, benimle gel!, diyene kadar. Korkunç açlığı ve perişanlığından;’’ peki!’’, demiş, valizini de sırtlanan adamın yanı başında yürümeye başlamıştı. Onu neyin beklediği düşünceleriyle boğuluyor, bir yandan yardım etsem mi diye düşünüp diğer yandan eğilip almıyor bir parça yükü….içinden ‘’bırak taşısın!’’, eğer yolun sonunda o dediği ev varsa ve oraya kadar taşıyabilirse her şeyi, evet dediği gibi, yolun başında yalakta biriken su gibi temiz olduğuna inanacak. Ya değilse, ya evet taşıyamazsa, bırak taşısın.
Adam terini silip, kadına bakıyor, bu kibirin, vicdansızlığın, kadının gözlerindeki öfkenin sebebini anlamadan, tekrar sırtlanıyor yağ bidonunu, zeytin çuvalını ve valizi,  kan ter içinde yürümeye devam ediyor. Bir adım arkasında kadın, sonu gözükmeyen toprak yolda yürümeye devam ediyorlar.
15’’

BABA RADYO


Bir daha ayılmadan uyuyabilmek için yattığı bir gecenin içinde beliriverdi, artık onun için kabus olan adamın en eski erkek arkadaşı. Hiç görmediği evinin mutfağında eski karısıyla oturmuşlar, kadına ondan bahsediyorlar. Karısını seviyor, diyor eski arkadaş. Duydukça kulak damarları çatlayan bu sözlerle uyanıyor kadın. Lale diye bir kadını sevmişti, bu kumral saçları, beyaza dönmüş, sıska adam. Ama yine eski evinde, eski karısıyla. Bu kavimin hepsi böyle demek diyerek, eli baş ucundaki radyosuna uzanıyor. En baba kanalda adı gibi baba radyoyu açıyor. Başkalarının söylediği ayrılık, özlem, pişmanlık sözleri ile söylenmiş şarkılarla hazırlanıyor yeni güne. Neden diye soran oğluna benden daha kötüleri de var, onları dinleyip ayılıyorum fena mı, diyerek daha çok açıyor sesi. Diğer hikayeler avutuyor. Dün, elinin tersiyle ittiği, geleceğe dair açık davet mektubuyla avunmuştu epeydir. Şimdi yırttığı o mektubun açtığı boşluğa tekrar hortlamıştı aynı adam. Kadife rengi gözleriyle bakıyordu umarsızca dar koridorun en ucundan.
6’’

5.3.13

ZAMANSIZLIK


Bütün işaretler verildi
Anladım ne demek istediğini
Öyle çok öyle çok işim var ki
Fırsat bulup da ölemem

Bunca iş birikmiş işlerim varken
Zamanım yok cenazeme gidemem
Nikahlarıma da hep böyle geç kalırdım
Kalsın yarına bugün ölemem

İlle gerekliyse siz yapın töreni
İşleri yüzüstü bırakıp gelemem
İnanın yaşamak için değil
İşim başımdan aşkın ölemem

AZİZ NESİN

BENDE HAYATIMI YAŞAMAK İSTİYORUM !


Ne hayatı, hangi hayat, hayat mı kaldı.
Şöyle bir skalasını yapsak hayatın, sıfır noktasından, şu cümleyi söyleyene kadar ki kısmına kadar, koca bir çizgi çeksek, basamağa ayırsak, geriye kalan çubuğun uzunluğu öncesine göre kaçta kaçıdır yaşanan sürenin. Hiç. Kalan süre geçmişe göre hiç. Hala nedendir geriye kalana hayat demeye çalışmak. Hayat olan kısmı çekti gitti, geriye yat kısmı kaldı. Ya bir köşede koltuk kenarında, yada artık kullanamadığımız uzuvlarımızla yatma, yatıp, yaşadığımız kısımların aritmetiğini yapmaya kaldı. Keşkeler, ah pişmanım demeler, öyle değil böyle olsaydı demelerle geri kalanı yatarak tüketeceğimiz bir hayatın nesinden bahsedelim ki. İyi ki de öyle yapmışım dediklerimiz çok ise koca bir gülümseme ile yatarız o koltukta. Ya yapamadıysak düşündüklerimizi, vay halimize.
Çeşmeler değil nehirler akarken önümüzden eğilip de bir tas su içmediysek o ağarmış saçlarımıza hiçte yakışır mı ah edip iç çekmeler. Kahvenin önünden geçerken bastonuna abanıp oturmuş, yüzü kırışık içinde, kasketi bir tarafa kaymış amcalar görüyorum. Kiminin bir tebessüm var yüzünde, eski sevgilinin zülüflerini düşünüyor besbelli, bir diğerinin öfke daha da karartmış suratını. Söylemek isteyip de sevdiğini söyleyemediği kadını başka birinin kolunda, önünden yürüdüğünü hatırladığından herhalde. Evde biri torunlarına gülerek masallar anlatırken, diğeri yalnız kapıları kapatıyor hikayelerin üzerine. Hatırlamamak insan bahşedilmiş en büyük lütuf. Nerede ne hata yaptığını hiç değilse hatırlayamadığından uyuyabiliyor yalnız yatağında. Çok eski bir dostuyla paylaşıyor en nadide sofrasını yaptıklarının ne kadarda doğru olduğundan bahsediyor keyifle, başka bir semtte oğlunun doğduğu günü unutarak. İşte geri kalan hayat, yaşayabilirsen yaşa.
15’’ 

SAFRANBOLU


Bilmem ne var ki? Aslında hiçbir şey yok. İlla gittiğim yerde deniz olmalıydı. Safranbolu’da deniz bile  yok. Deniz, deniz havası, yok.
Hatta çok eski yaşanmışlıkların ağırlığı yok mu, hem de nasıl, ağır mı ağır.
Ben hiç bir konuda inat etmem zannederdim. Ama şu safran kapıyı yumruklamaya başladığımdan beri daha iyi anlıyorum kendimi, nasılda yumruk yumruğa dövüştüğümü hayatla. Bir hayaldi, geldi, geçti. Güzeldi, demeyi bilmiyorum. İlla hayalleri gerçekleştireceğim ya. Misyonum bu benim hayatta demek ki. Ama asıl vizyonumun ne olduğunu bulmam gerekmez mi? Yani ta sonraki, yada ta tepedeki, Hıdırlığında üzerinde. En uç hayalim ne ki, nerede yaşamalı, nerede ölmeli. Hayal etmeli.
6’’

KAPADOKYA


Yine sarmış ateş kollarımı, ben yine yollardayım.
Araba hareket halinde iken mi benim motor soğuyor acaba?
Çıkart kolunu, başını camdan dışarı. Saçların uçuşsun. Ta diplerine kadar saç diplerin üşüsün.
Belki serinler, rahatlarsın.
Sabahın altı otuzunda güneşten önce bin balonun sepetine. Altında kum dağları yığılsın.
En eksilere tırman, belki üşür rahatlarsın. İçinin alevi serinler belki.
Yok olmadı, onu da denedim. Şu can bir yandı mı serinletecek soğuk yok.
Yeryüzünde Kapadokya senin Konya benim gezer durursun, virane.
Dağlarda dolaşan mecnuna dönersin. Uçurumlardan, kayalardan yuvarlanırsın ya da belki balon patlar düşerim dersin. Yinede ölmez dönersin, yok olmuş, yapayalnız.
6’’

NAZAR BONCUĞU

Ne nazara geldim, ne göze. Olanların hepsi benim suçum. Hızlı gidersen, duvara çarparsın; ipte yürürsen, düşersin; ateşe atlarsan, yanarsın. Bunları bile bile yapıp, nazara geldim dersen, çarpılırsın. Sen bilmezsen kıymetini, el ne anlar senin canının değerini. Önce sen koruyup, kollayacaksın, kendini, elindekileri. Ama kimden? İşte buraya kadar anlıyorum da, bundan sonrasını anlamam mümkün değil. Benim gibi diğerlerinden mi? Diğer insanlardan. Ben ve diğerleri gibi mi yaşıyoruz yeryüzünde. Bir bütünün moleküler parçaları değil miyiz? Aynı kimyadan oluşmuyor muyuz? Şöyle tepeden, atmosferden aşağıya baktığımızda ya, işte oradan bakınca bir bütün değil miyiz? Ben tamamım da diğerleri mi kanserli hücre. Ben seviyorum o zaman kanseri. Etrafımda akan kirli kanı, temiz kanı, ne varsa hepsini. Bir bütünü var etmeyi seviyorum, tam olmayı. 6’’

1.3.13

1 MART


Bozova, Güneş Eczanesi.
Vitrinde kırmızı tek bir lale.
Kırklı yaşlarda, saçı kırlaşmış, tepesinde kadının sonradan kuzeni Yurdan’a verdiği tarife göre, evindeki yeşil plastik bardağın dibi kadar açıklığı olan, teknisyen Mikdat, yanındaki müfettiş arkadaşı Nahit Başaraner’e dönüp;
-Bahar gelmiş üstat, diyor.
Deli kanı beynine fırlayıp, eczaneden içeriye dalıyor. Bir ton güzel laf ve pazarlıkla, 5 liraya laleyi alıp, çimento fabrikasının servis otobüsüne, kahkahalarla biniyorlar.
Araçta, orta sıralarda, çimento fabrikasının lojmanında yaşayan ablasına kalmaya gelmiş Neco ve yeğeni Nejdet var. Nejdet, Neco’yla; ‘’evde kaldın!’’ diye dalga geçiyor.
İlk nişanlısının tüberküloza yenik düşmesinin ardından tutuğu yas nedeniyle yaşı yirmialtılara gelmiş neredeyse. Neco sinirlenip;
-Oğlum canım istese istediğim adamı tavlarım, ne zannettin! diyor. Bak şu kapıdan giren iki adama, bak gör şimdi.
-Laleniz ne kadar da güzelmiş.
Mikdat centilmenliğinin verdiği birikim sebebiyle, reveransla eğilip;
-Sizden güzel değil hanımefendi, lütfen kabul edin, diyor.
Neco, dudak kenarlarında zaferin tebessümüyle laleyi alıyor, yeğenine göz ucuyla bakıp, göz kırpıyor.
Magirus otobüs, taşlı yollardan ilerlerken, elinde mum gibi duran lale ve cüreti sebebiyle Neco, mahçup başı önünde. Lojman durağına geldiklerinde bir çırpıda adamın önüne atılıp;
-Beyefendi buyurun çiçeğinizi, ben yeğenimle bir iddia yüzünden böyle bir şey yaptım, deyip. Laleyi neredeyse atar gibi adamın kucağına bırakıp, hızla otobüsün kapısından iniyor.
Bugün o gün. 1 Mart.
Onların tanışma yıldönümü. Alelade bir marketin kapısında gördüğüm lale, annemin bıkıp usanmadan anlattığı 1 Mart hikayesine alıp götürüyor beni, yanaklarımdan süzülen göz yaşlarımla.
Keşke mezarınız yakın olsa ve aranıza dikebilsem bu laleyi pırıl pırıl bu Cuma günü.;
 ‘’Bakın yine bahar geldi, neredesiniz!’’
6 ‘’

28.2.13

SABIR

…çok bir şey söylemene gerek yok, sadece yanında ol..öyle boş boş bakın camdan dışarı.
Kumrular konsun camın eşiğine. Elini uzatsın camdan. Sus, hiçbir şey söyleme, sadece yanında ol. 
Öyle mutsuz ki, ne güneşi, ne temiz havayı çekmek istemesin içine. Bıkkınlıkla gidip yatsın ahşap kollu, eski koltuğa, yanındaki tekli koltuğa otur. Dalgalı saçlarına uzatma ellerini, dokunma, ama yanında ol. 
Uyandığında çay demlemiş ol, gidip o alsın, sen koyma bardaklara. Ondan sonra doldur sende bardağını, o zaten koymayacak sana bir çay bile. Al bardağını, nereye gittiyse git, otur, yanında ol. 
Çekip gitme kapıdan. Odalarda saklambaç oyna görmemesi için seni. 
Tüm alem onu terk etmiş olsa bile, gitme yanında ol. 
Gün dönsün, gece olsun. Sabah taze ekmek al gel o uyanmadan, sen kapıyı çektiğinde kalbi yerinden fırlasın ama sen on dakika sonra taze ekmekle masasında ol. 
Senin onunla olduğunca o seninle olacak zaten, farkında ol.
6’’

27.2.13

BADEM AĞACI


Gece kör karanlık. Camı yatmadan önce yarım aralamışım. Tertemiz bir esintiyle uyanıyorum. Henüz bahar gelmedi ama hava bahar yumuşaklığında. Tülü sonuna kadar itip camı tamamen açıyorum. Perde raylarının sesine uyanıyor. Yan dönüyor. Siyah saçları beyaz yastığın üzerinde daha da koyu duruyor. Belki de saçlarının ağardığını hiç göremeyeceğim. Beyaz iş geceliğimin yakaları hafif terlemiş. Eskiden renkli severdim yatak takımlarımı artık hepsi bembeyaz. Sabun kokusunu almak istiyorum uyurken bile. Pencerenin yanında badem ağacının dalları usul usul sallanıyor. Tatlı bir senfoni gibi sesler geliyor ağaçtan. Dikkatlice bakıyorum. Dallar filizlenmiş. Karanlığa rağmen çiçeklerinin pembe olduğunu fark ediyorum. Taze badem kokusu senfoni sesiyle birleşip pencereden odama doluyor.
6’’

23.2.13

BASKI


Hiçte sevilmeyen bir kelime, her ne şekilde olursa.
Hangi hali sevilir bilmiyorum
Baskı görmek, baskı altında, baskı yapmak…
Baskı yapan da, gören de hoşnutsuzdur.
Birde baskının iş hali var.
Taş baskı, ıhlamur baskı, serigrafi baskı halleri. Taş baskı, ofset baskı, serigrafi baskı…
Kök boyasıyla, ıhlamur ağacından oyulan kalıplardaki desenler pamuk yada keten beze basılır.
Örtü olur, yemeni olur, kumaş olur. Dikilir, giyilir.
İşte baskının bu hali renklidir.
Güzeldir.
İçinde sanat olma halidir. Bir diğerinden ayıran farklı ve yaratıcı hali.
Bir Macar Usta, halk bilimci, elime tutuşturuyor ıhlamurdan oyulmuş kalıbı.
Bozuk Türkçesiyle; ‘’Çintemani’’, diyor.
Desenin ismi bu.
Kendi özümden gelen bu deseni bana öğretmeye çalışıp, benim reddettiğim,  kale almadığım bu kültürel mirası benim yerime yaşatmaya ve korumaya çalışıyor, baskıyla…
6’’

BEYİN

Salatasını geçenlerde ilk defa yedim desem yeri var. 
Önce ; ’’Ay çok iğrenç!’’ desem de, ikinci gün aynı işkembeciye gittiğimizde, ben kendi adıma sipariş verdim.
Altında yeşil, taze marul, üzerine sıkılan limonla, ağızda dağılan, yağlımsı tadı ile nefisti.
Beynimiz bir yağ kütlesi mi ? Yoksa yediğim bir koyuna ait olduğu için mi, yağlı.
Oturmaktan yağ bağlamak gibi!
Televizyon karşısında saatlerce oturduktan sonra bu derece yağlı bir tadı mı oluyor insan beyninin de?
Onu bunu bilmem ama koyun beyni lezzetliymiş. Belki bir gün insan beyni yersem aradaki farkı anlayabilirim ancak.
Çalışınca kas tutar mı?
Çok çalışan beyin yenmez belki, çiğnersen sakız gibi kas mıdır ki?
Bilemiyorum.
Kas ise beynimiz beş para etmeyeceğe benziyor öldükten sonra bile. Şu mübarek koyun, kuzunun yaşarken kıymeti yokta, öldürülme hallerinde durumları pek bir iç açıcı.
Yürek, dalak, dil, beyin, işkembe, paça her bir parçası işe yarıyor.
Beynin yağ bağladıysa, ne yaşarken ne öldüğünde hayrın yok anlayacağın.
6’’

22.2.13

SALİH'İN KAHVESİ


Bir gün önce ilk defa adım attığım kasabanın bedesteninde gördüğüm meşelik kahvesinde mola verdim. Salih sol yanağındaki derin kesik izini bir mağara çatışmasında almış. Ölçüp biçmeden anlatıyor yaşadıklarını.
Tam bu esnada Mustafa Amca girdi kahvenin kapısından. Kimim neyim hem merakından hemde heyecanından lap diye daldı muhabbetin ortasına.
İki oğlunu da suya vermiş, biri onsekiz diğeri kırksekiz yaşındayken. Hacı kadın o vakitten beri iyi değilmiş.
''Evde duramıyorum!'' diyor, Salih'te vakit geçirmesine mazeret gibi. ''Adı hacı ama ne abdest, ne namaz, okumak yok, zır cahil, annem bir cahilden birde zerhoştan kork derdi'', diyor. Yaşı 86.
''Buralar vaktiyle Çayırlıoğullarınındı,'' diye anlatmaya devam ediyor. ''Atatürk, Çayırlıoğlu'na sormuş ne kadar askerime bakabilirsin?'' diye. Oda en az altı ay, en çok altı yıl bakarım!'' deyince Atatürk Ayaş'tan ötesine el koymuş. O yüzden Beypazar'ı o vakitler Atatürk'e ayak diretmiş. Ardından Atatürk'le İnönü kafa kafaya vermiş, devletten zengin bu aileyi nasıl bastırabileceklerini düşünmüşler. ''İnönü yol yaptıralım!'' demiş. Öyle de yaptırtmışlar. Ayaş'tan Nallıhan'a kadar kazma kürek yol yapan Çayırlıoğulları'nın böylece serveti bitivermiş.
''Atatürk'te cesaret İnönü'de de siyaset vardı!'', diyor Mustafa Amca. Ardından Churcill, İnönü kıyaslaması yapıyor, İnönü'nün ne kadar akıllı olduğunu pekiştirmek için. Churcill bir sanduka buğdayı İnönü'ye yollayıp, ''bizim askerlerimiz işte tamda bu kadar'' demiş. İnönü'de sandığın içine bir horoz koydurup geri göndermiş, yol boyuna buğdayı yiyen horozu gören Churcill'e elçi, ''bizim bir askerimiz sizin tüm ordunuza yeter!'' demiş.
Mustafa Amca kahkahalarla anlatmaya devam ediyor.
Ağzında dişleri tam.
Hacı kadın bir yana, kendisine iyi baktığını söylüyor ve derin bir of çekiyor.
'' Köye gitmek istiyorum buraların ne havası ne suyu temiz artık diyor!'' bana pekte iyi gelen Beypazarı için.
Sohbet, meşe odununda pişen kahvenin kokusu ve çekilen resimlerle veda ediyorum Salih'e, Mustafa Amca'ya ve şirin kahveye.
BEYPAZARI 2013

21.2.13

MASAL EVİ

Ahşap yuvarlak masa. Tabak rafının hemen altında. Şöminenin ateşi yüzüme vuruyor. Tek yanağım pişiyor. Ara ara başımı kaldırıp ateşe ve oradan da o iki yüksek sandalyeye bakıyorum. Sonra karşımda konuşan adamın sözlerine dikkatimi veriyorum tekrar. Duvarlar hala yeşil, inatla. Bunca yıl değişmeyen ambiyansı ve detyaları ile herşey, hala aynı. Müzikler farklı ama belki de gündüz saat beşte hep böyle çalıyordu eskiden de. Benim geldiğim zamanlar saat sekiz-sekizbuçuklar olsa gerek. Gözümü kapatınca ateş, taş duvarlar, koku İskender limanının üzerindeki köye götürüyor beni ışık hızıyla. Özledim mi ne?
Taş kuyunun lambası yanmıyor. Ara ara kafamı uzatıp kuyunun dibinde ne göreceğim diye bakmam lazım ama işte olmuyor.Görünmüyor.
Duygular uçmuş gitmiş, sadece anılar var sağa sola serpilmiş. Tahta bankoyu elliyorum. Geçmişe dokunur gibi. Sert, hissiz aynı sen ve ben gibi.
6''

19.2.13

SAŞA


Boyum yemek masamızın neredeyse bir karış üzerinde olduğu yaşlarımdayım. Bordo ceviz ağacı kaplamalı, formika, parlak yemek masamız.
Salonla, oturma odamızın hemen arasında, yemek odası olarak ayrılmış alanın tam ortasında.
 Akşam yeni yıl kutlanacak.
Babam yine bir sürü yabancı mühendisi davet etmiş. Birisi çek aile. Karısı o kadar sarışın ki hepimiz merak ediyoruz, onunla oturup konuşmayı. Tek tük Türkçe kelimeler kullanabiliyor.
 Adı Saşa.
Eşi Türk.
Annem o bomboş buzdolabından yine mucizeler yaratmış.
O tarihlerde Amerikan servis ne demek bilinmezken, kırtasiyeci Recep Hocadan renkli jelatin kağıtlar alıp, her bir tabağın altına farklı renkte jelatin kağıt sermiş. Sahte hindi dolması tam ortasında masanın, urganla diktiği koca tavuğun içinde kestaneli pilav olduğunu söylüyor. Babam çat pat Almanca, çat pat Fransızcasıyla konuklara izah etmeye çalışıyor Türk yemeklerini ve mezelerini.
Yemeğin tam ortasında ikisi de kaybolup, babam ağa kostümü annemse bindallısıyla gelip dans ediyorlar. Salonla yemek odasının arasındaki, farbalı tül bölmeyi tiyatro sahnesi gibi kullanıp şov yapıyorlar.
Saşa kahkahalar atıp alkışlıyor annemi. Bir Saşa’ya birde anneme bakıyorum, ben Saşa’ya hayran o anneme.
6’’

UYANDIRILMAK


Hepsi bir avazda ayağa kalktı. Renklerin en koyularına bürünmüşlerdi. Siyah simsiyah, yeşil nefti, kırmızı bordoydu. Karanlıktan yüzleri gözükmese de biçimlerinden ne kadar korkunç oldukları anlaşılıyordu. Yıllardır sevdiğim dediğim şeylerdi. Ev, eşyalar, çocuklarım, arkadaşlarım hatta annem, babamlardı. Ama işte hepsi bir olmuş çepeçevre etrafımda o koyu renklerle devleşmiş ve bir ağızdan bağırmaya devam ediyorlardı. Uyan artık, uyan mı? diyorlar, anlamasam da açtım gözlerimi.
Vücuduma şırınga edilmiş sevgi denen o korkunç zehrin etkisi neredeyse geçmek üzereyken uyandım. Tüm bu canavarlardan kaçmak zamanı şimdi.
Ta ki kanım temizlenene ve yeni zehirleri kana kana içmek isteyene kadar.
6’’

18.2.13

TUTUNDUKLARIM


Bir masala tutunmak, altın serisinden.
Zümrüdü Anka kuşu mesela.
Sen o sarayın hapishane gibi gördüğün bahçesinde oturmuş ağlarken, taş havuzun kenarında yanına gelir. Kanatlarına tutunup, tırmanırsın sırtına. Havalanır.
O yıllarca saray zannettiğin bahçe küçücük kalır ayaklarının altında.
Kanatlarını çırptıkça ağır ağır, güçlü ve sakin, yeni vadiler, denizler, dağlar geçersin.
Hiç bilmediğin bir ülkeye götürür bırakır seni. Bilirsin gitmez, kıyısında bekler düşlerinin.
Oradaki kapıları açarsın bir bir.
Orada herşey ama her şey, tamda düşlediğin gibi bekler seni.
Uyanmak istemezsin. Geri dönmek. Ardında bırakmak istemezsin.
Elinde altın seri, sayfaların arasında unuttuğun parmağın, uyanırsın çalar saatin sesiyle.
Üst üste koyarsın kitabını ve diğer akşamı beklersin.
6’’

PERŞEMBE


O eski mahallede, çingene pembesi, etekliğinin ucunda püskülleri sarkan, yeşile boyalı köşe evde yaşıyordu Perşembe. Pis bir yeşildi bina o yüzden eski olmasının yanında birde çirkin olması cabasıydı.
İkinci katta, tahtaları eskimiş çerçeveli pencerenin içine yerleştirdiği sert minderlerin üzerine dirseklerini dayararak otururdu. Sabahın erken saatlerinde geleni geçeni seyrederdi. Sabah olmasına rağmen çekirdek çitletir, avucunda biriken çekirdek kabuklarını yanıbaşında pencere demirlerine astığı torbada biriktirirdi.
Kış sonu,  güneşin pırıl pırıl doğduğu bu sabah, camın önüne ektiği sümbülleri açmış, kendi burnuna dolan koku sebebiyle tüm mahalleye bahar gelmiş gibi hissediyordu.
Köşe dairedeki kadın sabah ondan da erken çamaşırlarını ipe sermiş, sümbül kokusu mis gibi sabun kokusuna karışıyordu.
Herşey eski ama hava tazeydi.
6’’

AHA MOMENT


En son dakika geliyor 110. Tamda vazgeçtiğim anda. Bunca bekledikten sonra tıka basa dolu olur desem de, tenha boş. En açılı koltukta bana denk düşüyor. Birkaç durak sonra boy boy birbirine benzer üç kadın biniyor, küçüğünden büyüğüne sıralanmış. Kız çocuğu, anne, anneanne. Otobüsün ortasındaki alana dağılıyorlar. Dikkatle inceliyorum. Hepsi birbirine nasılda bu kadar benziyor.
Küçük kızın kafasına mavi keçeden kar tanesi konmuş. Kafasında kocaman.
Kış konsepti çantasında da var. Kırmızı beyaz yün örgü, kar tanesi desenli çantası. Koyu pembe adidas ayakkabılar var ayağında.
Öyle soğuk ki üzerindeki tüm desenler tahmin ediyorum ki birkaç gün önce kar tatiline filan gitmişler. Sömestre tatili ya!
Kızın kucağında bir demet çiçek. Pembe krafta sarılmış. Bana doğru aniden dönüyor. Kucağındaki sümbül kokusu doluyor burnuma.
İşte o an diyorum; aha bu! Beni otobüsten, şehirden kopartan koku, aha bu!
6’’

AÇIK KALANLAR


Herşeyin ucu açık, sonu yok gibi.
Yaşarken etrafımıza serptiğimiz her şeyin bir ucu açık.
Kalem, bir ucu açık.
Sigara, bir ucu açık.
Demlik, bir ucu açık.
Üçü bir araya geldiğindeyse kelimelerin ucu açık.
Kapanması hali, olmama halimiz.
Kapıların kapandığı, telefonların kapandığı, mezarın üzerine toprağın kapandığı.
İşte o halden geri dönüşümüz yok.
Ya öyle mi? Ya o toprağın üzerinde de toprağa karışmış tohum patladığında. Zambak, çiğdem, kardelenler fışkırdığında.
Neyin üzeri kapanabiliyor ki.
Ya bitirebildiklerimiz ne  ki, göçmüş, gitmiş, bitmiş, ölmüş dediğimiz de bile çiçekler fışkırabiliyorsa topraktan.
İşte o yüzden her şeyin bir ucu açık.
6’’

11.2.13

BİLİCEN İŞTE !

Turuncu bir kazak. İnce saç örgüleri var boyuna. Makine örgüsü, el örgüsü değil. 
Sırtı dönük giriyor kadın içeriye. 
Kalabalık. 
Ayağa kalkmış, el kol hareketleriyle, hararetle birşeyler anlatan adamı tamda masaya otururken fark ediyor.
Son derece düzgün fiziği olan orta yaşta bir adam. 
Kim bu, kim, kim, kim diye düşünüyor.
Adam hiç durmadan konuşuyor, ara ara kendisini anlatıyor.
Bir oğlu var.Ona benziyor.
İki tonda kahkahası var. Birinde dişleri hafifçe gözüküyor.
Dişleri düzgün. En derin kahkahası bu olsa gerek derken, ikinci kahkahası patlıyor. Burnu yukarı doğru kısılıyor, üst dudağı diş etlerinin üzerinden yukarıya sıyrılıyor. Kahkahanın ne kadar derinden ta içten geldiğini anlayabiliyorsun yüz ifadesinden.
Çok yakışıyor.
Bu gülümseme onu ta üniversite yıllarına okul kantinine taşıyor.
Erkek arkadaşlarıyla Ankara'daki mühendislik fakültesinde şakalaşıyorlar. Kol kola girmişler sıkı sıkı. Duvar gibi kantinin girişinde dikilirken kız içeri giriyor. Oğlanın üzerinde turuncu shetland kazak. Kızın saçları uzun, lüle lüle. Göz göze geliyorlar. Hiç tanımıyorlarmış gibi birbirlerine bakıyorlar. Oğlanların hepsinin bakışları delici. Ama turuncu kazaklı olanın bir başka. Duvar yana dönüyor, yol veriyorlar ve kız yanakları kıpkırmızı geçiveriyor önlerinden. Aynı bugünkü gibi.

6''

KAFES

-Küheylan mı? Nasıl yani ?
-Küheylan işte! Küheylan yok mu.
-At gibi mi yani? Neyse, ben eve dönünce bakarım ne demekmiş. Uzun zaman oldu, aramıyorsun! Çelişkiye kapılıyorum, ne bileyim.
-Olur mu! Az kaldı, geleceğim. Bir salıverseler. Burası çok soğuk. Bütün gün çalıştırıyorlar. Akşamları da adam halimizle çamaşır yıkayıp, yemek yapıyoruz. Zor be hayatım, zor! Hem ayrılık, hem buradaki mücadele. Ama az kaldı, bitecek.
Kadın içinde yaşadığı zorluklardan hiç bahsetmiyor. Üstünkörü cevaplar veriyor. İşe gidiyorum, yazıyorum. Hatta geçenlerde senden bahseden bir yazı bile yazdım. Politik filan değil canım korkma. Aşk sadece aşk.
Sessizlik birşeyleri anlatmaya yeterli mi, bilmiyor ama deniyor.Keşke bilse diyor, bilse belki o zaman daha duyarlı olur mu kadına karşı. Yok olmaz, olamaz.
Erkeklerin yapısı buna müsait değil. Kutu içine koyamazsın onları. Kendilerini kapana sıkışmış hissederlerse vazgeçerler.
Halbuki kadın, hiçbir mecburiyeti yokken tıkmıyor mu kendini o karanlık kafeslere. Nedenini bile unutarak.
-Karanlık, heryer karanlık !
6''

9.2.13

ARZU

Eski dostlar, arkadaşlar, a valla yerini kimse dolduramaz, bu saatten sonra samimi arkadaşlık zor, hatta mümkün değil, eski dostlar gibi olmaz dediğimiz arkadaş tariflerimiz vardır. 
İşte bunları yıkıyor bu kadın, onu tanıdığımda...
Bir iki oturup konuşmuşluğumuz var, gerisi yok.
Resimlerden tanıştık biz onunla. Ne fazla söz, ne fazla görüşmemiz olmadı, ama işte öyle rahat rahat, elini kolunu sallayarak gelip oturdu hayatımda bir köşeye.
Bir yılı doldu dolmadı, arkadaş fotoğraflarımın olduğu siteye düştü resimleri. Mağaradan otellerin olduğu bir şehirde. O ve kocası, yatağın ortasında henüz serpilmeye başlamış kızı ile beraber resimleri. Dikkatlice incelediğimi hatırlıyorum fotoğraflarını. Mutlu bir aile var resimde. Benim sahip olmadığım o üçlü tatil resmine imrenerek baktığımı hatırlıyorum.
O resimlerden bir yıl önce tanıdım. Ortaköy'de bir toplantıya devasa kamerası ile gelmiş, o güne kadar benim çekmeye çalıştığım fotoğrafları çekimleriyle üçe beşe katlamış ve ilk böyle dikkatimi çekmişti. Sanki dev bir holdingde üst düzey bir pozisyonda çalışırken ; aman bana ne, umurumda mı dünya diye, her şeyi bırakmış ve kendini böyle entel dantel işlere verivermiş gibi gelmişti. Epey kiloluydu, buda rahat bir hayatı olduğunu ispatlıyordu. Yaşı da kızı küçük olmasına rağmen epeyce büyük gibi gelmişti bana.
Yanılmışım hemde nasıl. O fotoğraftan kısa bir süre sonra eşinin taziyesine giderken herkes, ben gidemedim. Aylar sonra tesadüf karşılaştığımızda teselli edici bir iki kelime bile söyleyemedim. Masanın bir ucunda acıyla kısılmış göz kenarlarından yaşlar akarken, yaşının nasılda küçük olduğunu fark ettim. Hatta hiç büyümemiş bir bebeğin yüz detayları varmış yüzünde. Minicik bir burun, kırmızı dudaklar.
Hiçbir şeyi kaybetmemiş gibi tutuyor hayatı. Kendisinden çok arkadaşları için çabalayıp duruyor. Kızı babasızlığının öfkesiyle boğuşurken o arzularının yarı yolda kalmışlığını hazmetmeye çalışıyor. Hiç anlamamışım.
6''

6.2.13

VOLTA

Eline aldığı taşı parmakları arasında çevirip, görebileceği bir mesafe ayarlıyor. Elleri çok güzel. Parmaklarının ucuna doğru, dışa, hafif bir kırılması var. 
Başını hoş bir açıyla arkaya devirip, gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirip gözlüğün üzerinden taşa bakıyor. 
Üst dudağı hafif kasılmış ve ileriye doğru uzamış. Sanki ürkütmek istemediği bir balığı öpmek ister gibi. Öteki eli gözlüğünün sapında, daha net görmek için ileri geri kaydırıyor. Siyah taşın üzerindeki beyaz benekleri inceliyor bir doktor edasıyla. Varsayımları var beyaz lekelerle ilgili. Tahminleri hep doğru. Kafasını taktı mı bir meseleye çözmeden bırakmaz. Kadının en çok hayran olduğu yanı bu. Taşı elinden bırakırken tüm ifadesiyle sanki seni geri alacağım diyor. Düşünceli olduğunda elini arkadan kavuşturarak yürüyor.
Bir babasında gördüğü bu rahat, dingin yürüyüş şekli birde bu adamda var. Üç parmağını diğer elinin iki parmağıyla kavrıyor ardında. Saatlerce yürüyebilir böyle.
Kadın, adamın elini diğer elinden ayırıp parmaklarının arasına sokuyor parmaklarını. Diğer elinde kıskanıyor elini. Baktığı taştan, o taşı ellemesinden, herşeyden ama herşeyden kıskanıp konuyu değiştiriyor.
-Yağmur mu yağacak ne?

6''

RADYOLOJİ

İki küçük çocuk. İkibinbeş doğumlular. Bir kız bir oğlan. İkizler. Oğlan kız göre daha küçük. Kız mor kadife bir pantolon giymiş. Renkli örgü hırkalı. alagarson kesilmiş saçlarını tek taraftan tokayla tutturmuşlar. Kemik dereceli gözlükleri var. Erkek çocuk siyah mont, siyah pantolonlu. Boğazında fıstık yeşili atkısıyla şık. Anne genç ama şişman. Oda siyahlara bürünmüş. 
Boylarının zor yetiştiği radyoloji bankosunda anneleriyle bankoda görevli kızın arasında geçen konuşmayı dikkatle dinliyorlar. Kadına damardan renkli sıvı enjekte etmeyi teklif ediyor hemşire. Oğlanın gözleri kocaman açılıyor, olmaz! diye.
Anne rahatça soruyor, sakınmadan, ''acır!'' diyor. Çocuğun gözleri daha da açılıyor. Kadın rahat rahat tekrar kullanıyor aynı kelimeyi.
''Acır!''
Sus, sus, sus diyorum içimden.
''Acır, acırsa dayanamaz!''
Çocuk ağlayıp yerden yere atıyor kendini. Annede tepki yok.
O sadece kendisiyle ilgili olan kısımda.
''Nasıl zapt ederim!''
Asıl korkan anne. Kendi canı acıyacakmış gibi, duygusunu apaçık dile getiriyor.
Böyle net mi olmalıyız diyorum bazen, çocuğun dahi olsa aldırmadan.
Hep çocuklarımızın acıyla, üzüntüyle arasına duvar örmeye çalışmadık mı? Sonra da o duvarların altında kalan bizdik.
Asıl kelimeleri kendimize, yedekleri onlara saklamadık mı?
6''

SİL BAŞTAN

Bir deste kağıt. 
İskambil kağıdı. 
Önce ikiye bölüyorum. 
Sonra üst üste koyup karıyorum.
Karmaşası yetmiyor, içi içe geçirip tekrar tekrar karıştırıyorum. 
Yan yana açıyorum rakamları gözükecek gibi. Kafamda bir rakam var. Bir türlü gelmiyor. 
Sıkılıp diklemesine dört duvar yapıyorum. Kartlar birbirinden destek aldığı için dört duvarda ayakta durabiliyor. Sonra üstlerine bir kart, ardından yanına yeni bir oda ekliyorum. İkinci hatta üçüncü katını çıkıyorum. Her katta biraz daha hassas biraz daha korkak biraz daha dikkatliyim. Nefes alışverişlerim bile daha dikkatli artık. Elimin rüzgarından bile sakınıyorum. Karttan kule ayakta durdukça heyecanım artıyor. Bir kat daha çıkabileceğime bile inanıyorum. Ayağa kalkarak devam ediyorum.
Bir kart, bir kart daha.
.....
Bir anda yıkılıveriyor koca kule. Devrilen kartları kucaklamaya çalışıyorum., uçuşarak dağılıyorlar. Yapabileceğim hiç birşey yok. Masanın üzerinde dümdüzler.
Başladığım noktadayım tekrar.
Ben, kartlar, masa...hayal kırıklıklarım....
6''

KEMKÜM

Sesini duyunca acemileşiyorum. Sanki onca cümleyi kurabilen ben değil mişim gibi, kekeme oluyorum. Dilimden dökülen kelimelere hayret ediyorum. En berbat kelimeler nasılda birbirini kovalıyor. İki düzgün laf etsem ardından gene saçma sapan birşey geliveriyor. 
Yakalıyorsun beni gene dağların başı bir yerde, kem küm ediyorum ama hiç soluksuz, kelimelerin üzerine basa basa soruyorsun, neredesin, ne işin var, hemen dön, rahatsız eden var mı, diye. Sorma diyorum, sorma çünkü cevap veremiyorum, tıkanıyorum. Ben olmaktan çıkıp başka biri oluveriyorum sen sorunca. 
Neredeysem bulup çıkartıyorsun beni, kaçamıyorum senden. 
Bin yıldır beni tanıyorsun sanki, bende seni...